Bir ton dore altın için 5 milyon ton toprak kazılıyor, zehirleniyor

400 milyar kazancımız olacak” diye insanlara alenen yalanlar söylendi. Bugün geldiğimiz noktada 19 tane siyanürlü-sülfürik asitli altın madeni Türkiye’de faaliyette. Daha dün devleti yönetenler ciddi bir pandemi karşısında vatandaşlarına IBAN vererek yardım istedi. Hani uçacaktık, hani dolarlar içinde yüzecektik? 19 siyanürlü sülfürik asitli maden çalışırken, 19’u da açılmayı bekliyor.

Büyütmek için resme tıklayın

Giresun'da yaşananlar ile Polinezyalılar ve Vikinglerin ilişkisi ne
Küresel ısınmanın dünyayı ve Türkiye’yi tehdit ettiği bir dönemde ormanların, tarım alanlarının, su kaynaklarının acımasızca talan edilmesine izin vermek Türkiye’ye yapılabilecek en büyük ihanettir.

Altın Madencileri Derneği bir açıklama yapmış… Türkiye’de altın üretimi rekora gidiyormuş ve bu yıl 44 ton külçe altın üretilecekmiş. Açıklamada fiyatı 2 bin doların üstüne çıkan altının, doğalgaz keşfinden daha büyük bir kaynak olduğu belirtilmiş. Devletten de daha fazla destek istiyorlar. Hem de bu açıklamayı daha birkaç gün önce Karadeniz’de Giresun’da yaşanan bir sel felaketinin ardından Türkiye yaralarını sarmaya çalışırken yapabiliyorlar. Bu satırlar yazılırken 8 yurttaşımızın cansız bedenine ulaşılmış, 8 yurttaşımızı da arama çalışmaları sürüyordu.

Giresun bölgede en fazla HES yapılan ilimiz. Vatandaşlarımızın, köylülerimizin, çiftçilerimizin bütün tepkilerine, karşı çıkmalarına rağmen HES’ler yapıldı ve hala da yapılmaya devam ediliyor. HES’ler yapılırken ağaçlar, ormanlar yok ediliyor. Toprak korumasız ve çıplak olarak Türkiye’nin en yağışlı iklimine sahip, en engebeli, dik yamaçlarına sahip coğrafyasında ortalığa bırakılıyor. HES yapıyoruz diye yüz binlerce ton taş, toprak dere yataklarına yığılıyor. Bütün bu projeleri devletin gücünü kullanarak destekleyen bir iktidarın temsilcileri sonra da hiç utanmadan, sıkılmadan çıkıp, “Bu kadar çamur, toprak nereden geldi” diye hayretler içinde açıklamalar yapıyor. Neymiş efendim yüz yılın yağmuru yağmış, böylesine bir yağış hiç görülmemiş vs.

“Bu anlattıklarının altın madenleriyle ne ilgisi var” diyebilirsiniz. İlgisi var, hem de çok ilgisi var. Biraz sabredin lütfen.

766 YENİ MADEN SAHASI İHALESİ

Daha dün Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’na bağlı Maden ve Petrol İşleri Genel Müdürlüğü 766 yeni maden sahasının ihalesine çıktı. Tüm Türkiye’yi kapsayan bu ihalelerin büyük çoğunluğu, yüzde 95’inden fazlası dördüncü grup maden. Yani altın, gümüş, nikel tarzı madenler. Doğa tahribatının çok büyük oranlarda yaşandığı madenler. Siyanür, sülfürik asit, nitrik asit gibi bilumum kimyasalların su gibi kullanıldığı madenler. Giresun’da, Ordu’da, Samsun’da onlarca maden sahası belirlenmiş. Hepsi de ormanların arasında, hepsi de tarım alanlarının içinde.

Altın Madencileri’nin açıklamasına tekrar döneceğim ama önce size Pasifik Okyanusu’nun tam ortasındaki Paskalya Adası’ndan söz etmek istiyorum. Hollandalı kaşif Jacob Roggeveen’in 5 Nisan 1722’de yani Paskalya günü adaya ayak basması nedeniyle bu ad verilmiş. Roggeveen adaya adım atar atmaz büyük şaşkınlık yaşamış. Çünkü adanın her yerinde yüksekliği 9-15 metre olan devasa taş heykeller görmüş. Onlarca yıl Paskalya adasındaki bu heykeller ve buradaki yaşam sır olarak kalmış. Nasıl olmuştu da bu devasa heykeller bu bomboş, çorak adada, kalaslar, büyük halatlar olmadan bir yerden bir yere taşınabilmişti. Ve bu heykelleri yapanlar nereden gelmişti? Çünkü en yakın Şili kıyıları 3 bin 700 kilometre doğuda, en yakın Polinezya adasıysa 2 bin kilometre batıda. Ancak bilim insanlarının uzun uğraşları ve incelemeleri sonucu Paskalya adası, insan denilen varlığın dünya üzerindeki yıkıcı etkilerini ortaya koyan çok çarpıcı bir örnek olarak ortaya çıktı.


Nasıl mı?  

MS 900 civarında Yeni Zelanda çevresindeki adalar öbeğinde yaşayan Polinezyalılar, Paskalya Adasına ilk yerleşen insanlar oldu. Yani palmiye ağaçlarından yaptıkları ilkel kanolarıyla yaklaşık 2-3 bin kilometre yol kat edip Paskalya adasına ayak bastılar. Ayak bastıkları Paskalya adası, boyları 30 metreye ulaşan dünyadaki en büyük palmiye ağaçlarıyla kaplıydı. Bir ucundan diğer ucuna 13 kilometre olan, yüzlerce kuş türünü barındıran, çevresinde balıklar kaynayan adaya yer yüzündeki cennet demek bile az kalırdı.

Paskalya Adası’na yerleşen insanlar her zaman olduğu gibi kaynakları kontrolsüzce kullanmaya başladı. Önce uçan, uçamayan bütün kuşları öldürdüler. İnançları gereği bu küçücük adada bile Moai adı verilen devasa heykeller yaptılar. Adadaki volkanik bir taş ocağı da bu heykelleri yapmak için elverişli bir ortam sağlıyordu. Yemek yapmak, ısınmak ve kano yapmak için bilinçsizce ormanları kesmeye başlayan insanlar, bu heykelleri taşımak için de ağaç kesmeye başladı. Özetle 1400’lere gelindiğinde yani 500 yıl içinde Paskalya adasında tek bir ağaç bile kalmamıştı. Sonunda adada yiyecek bulamayan, balık avlamak için gerekli kanoları yapacak ağaçları kalmayan adalılar yamyamlaştı. İnsanlar gelmeden önce milyonlarca yıl boyunca gelişmiş olan adada, insan yerleşimi, habitat tahribatına, bitki ve hayvanların topluca ölümlerine neden oldu. İnsanlar protein bulmak için yamyamlığa yöneldiler. Yalnızca yeni ölenleri değil, önceden gömülmüş cesetleri de mezarlarından çıkarıp yemeye başladılar.

NASIL BUNU DÜŞÜNEMİYORLAR

Şimdi gelin bize daha yakın bir yere, İzlanda’ya gidelim. İzlanda MS 800’lü yılların sonlarında İskandinav kökenli Vikingler (yağmacılar, korsanlar anlamında bir kelime) tarafından keşfedildiğinde ormanlarla kaplı, yüksek ve alçak çayırlarıyla çok verimli bir ülkeydi. Golfstrem akıntısı nedeniyle İzlanda’nın bazı bölgelerinde inanılmaz ılıman iklim hakimdir. Ama topraklarının bir özelliği vardır. Volkanik temelli oldukları için hassastır, bitki örtüsü ortadan kalkınca çabucak erozyona uğrar. İşte bu yerleşimciler 100 yıl içinde ormanların yüzde 99’unu yok ettiler ve topraktaki bitki örtüsü tahrip edildiği için de çok büyük verimli alanlar erozyona uğradı. Bugün İzlanda’nın yüksek kesimlerinde zemin ay yüzeyine benzer. İş işten geçtikten sonra yaptıkları hatanın farkına varan İzlandalılar şimdi mevcut topraklarını korumak için çok sıkı çevre kuralları uyguluyor. Neden insanlar bu kadar budala davranıyor? Nasıl bunu düşünemiyorlar?

Amerikalı bilim insanı ve tarihçi Jared Diomand’ın “Çöküş” adındaki kitabı işte dünya üzerindeki bu yok oluşları, insanoğlunun çevresine, yaşam alanlarına verdiği zararları anlatan gerçek hikayeleri anlatıyor... Okudukça hep, “Nasıl bu kadar aptal olabiliyorlar” diye kendi kendinize soruyorsunuz…

Bir toplum, güçlü olduğu sürece düşmanlarını kendisinden uzak tutabilir ancak çevresel tahribat gibi bir sebeple zayıfladığı anda kozlarını kaybeder. Tarih ormanlarını koruyamadığı için, ormanlarını yok ettiği için çöküşe sürüklenen toplumların örnekleriyle doludur.

MERALAR ZEHİRLİ KİMYASAL FABRİKALARA TERKEDİLMİŞ DURUMDA

Peki bugün Türkiye’de durum ne? Türkiye’nin bütün bölgelerinde inanılmaz bir orman katliamı dolu dizgin gidiyor. Adına HES deyin, RES deyin ya da altın, gümüş, nikel madenleri deyin ne derseniz deyin inanılmaz bir orman tahribatı yaşanıyor. Bir zamanlar devletin koruması altındaki ormanlar, tabiat parkları, su havzaları, tarım alanları, meralar artık maden denilen zehirli kimyasal fabrikalara terkedilmiş durumda. Altın Madencileri Derneği’nin 48 ton külçe altın dediği bir kere 24 ayar saf altın değil. “Dore” altın. 3-5-9 ayarında, içinde gümüş, bakır, çinko, kurşun vs. metallerin de olduğu ham külçe. Ekonomik değeri çok daha düşük. Bu dore altın rafinerilerde saf altın haline getiriliyor.

Peki bu dore altın için yapılan çevre tahribatı ne kadar? Altın Madencileri Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Yücel 44 ton dore altın için kaç milyon ton toprağı ve taşı siyanür ve sülfürik asitten geçirdiğini de anlatıyor mu? Kaç hektarlık orman alanını içindeki canlılarıyla birlikte yok ettiğini anlatıyor mu? Kaç milyon ton suyu kullanılamaz hale getirdiğini anlatıyor mu? Bu dore altını üretirken kaç bin ton siyanür, kaç bin ton sülfürik asit, kaç bin ton nitrik asit ve bilumum diğer kimyasalları kullandığını anlatıyor mu? Bu dore altını üretirken, katma değer yaratırken yok ettiği, kullanılamaz hale getirdiği tarım alanlarını, su kaynaklarını da anlatıyor mu? Hayır hiç birisini anlatmıyor. Sanki tuz madeninden, kömür madeninden, demir madeninden bahsediyor. Bu madenlerin çevreye zarar vermediğini falan söylemiyorum ama altın madeni denilen kimyasal fabrikalarda tahribat çok ama çok fazla.

Şöyle anlatayım, bir kömür madeninde bir ton kazarsınız bir ton kömür elde edersiniz. Bir demir madeninde üç ton cevheri kazarak bir ton demir elde edersiniz. Bir bakır madeninde bir ton bakır için 300-400 ton cevher kazılıyor. Bir altın madeninde bu oran beş milyondur. Yani bir ton dore altın için 5 milyon ton kazılıyor. Bu rakam, madencilik şirketlerinin temizlemesi gereken dev bir miktarı temsil ediyor.

Yani yapılan şu, Türkiye’nin en değerli ormanları, tarım arazileri adına madencilik denilen bir sistemde önce kapatılıyor. Ormanlar kesilip, altındaki yüz milyonlarca ton taş-toprak un ufak edilip içinden binlerce ton siyanür, sülfürik asit, nitrik asit vs. bilumum kimyasal geçirildikten sonra bir kenara atılıyor. Bu bir kenara atılan milyonlarca ton toprak asit maden drenajı deniden zehirli bir sıvı kaynağı haline geliyor. Altını çıkarıyorum diye siyanür, sülfürik asit içeren zehirli barajlar inşa ediliyor ya da zehirlermiş toprak ortalığa bırakılıyor. Bu adına maden denilen kimyasal fabrikalar bölgedeki neredeyse bütün su kaynaklarını sünger gibi emiyor. Erzincan İliç’deki Çalık Holding’in Kanadalı ortağı SSR Mining’le birlikte işlettiği Çöpler Altın Madeni, neredeyse Erzincan ilimiz kadar su tüketiyor. Bu tür madenler bulundukları yerdeki bütün yer altı ve yer üstü sularını hortumluyor. Yani neresinden bakarsanız bakın tahribat çok ama çok fazla.

SİYASETÇİLER, ASKERLER MANÜPİLE EDİLDİ

2001 yılında bir altın madeni vardı. Bergama-Ovacık köylülerinin topraklarını, sularını korumak için verdikleri o mücadele hala hafızalardadır. O dönemin iktidarının da içinde olduğu bir psikolojik harekatla bugün Altın Madencileri Derneği’nin tekrar ettiği aynı masallarla insanlar kandırıldı. Siyasetçiler, askerler manüpile edildi. “Yıllık 300 milyar dolar gelirimiz olacak, 400 milyar kazancımız olacak” diye insanlara alenen yalanlar söylendi. Bugün geldiğimiz noktada 19 tane siyanürlü-sülfürik asitli altın madeni Türkiye’de faaliyette. Daha dün devleti yönetenler ciddi bir pandemi karşısında vatandaşlarına IBAN vererek yardım istedi. Hani uçacaktık, hani dolarlar içinde yüzecektik? 19 siyanürlü sülfürik asitli maden çalışırken, 19’u da açılmayı bekliyor. Onlarcası da planlanıyor. Türkiye’nin bütün ormanları, tarım alanları, su havzaları, meraları, köyleri, şehirleri artık madencilerin emrine verilmiş. Bu sözlerim abartı değil. Bugün Fatsa’da 120 bin kişinin yaşadığı bir şehrin tepesinde siyanürlü maden 5 yıldır çalışıyor. Şehre 10 dakika mesafede, onlarca köyün ve fındık tarlalarının ortasında.

Lapseki’de Sayın Hasan Yücel’in CEO’su olduğu Nurol’un TÜMAD Madenciliği, dünyanın en verimli tarım alanlarının ve iki barajın ortasında ormanların tepesine kurulmuş durumda. Hemen yanında Eczacıbaşı ikinci bir siyanürlü maden açmak istiyor. Murat Dağı, Eğrigöz Dağı, Kazdağları, Munzur Dağları ve Toroslar. Hepsi ama hepsi ağır bir saldırı altında. Afyonkarahisar- Kütahya ve Uşak illerimiz arasında bulunan Murat Dağı, Türkiye’nin akarsularının yüzde 40’ının kaynağı. Büyük Menderes’in, Gediz Irmağı’nın ve Porsuk Çayı’nın ve daha birçok irili ufaklı derenin, çayın çıkış noktası. Bölgedeki milyonlarca insanın canı, ciğeri, suyu yani her şeyi. Murat Dağı şimdi altıncıların, nikelcilerin hedefinde. Yerle bir etmek istiyorlar. Bunu açık açık da söylüyorlar. Geçtiğimiz yıl Türkiye’yi ayağa kaldıran Alamos Gold’un Kirazlı Madeni, Kaz Dağları’ndaki siyanürlü-sülfürik asitli madenlerin sadece bir tanesiydi. Kaz Dağları’nda daha onlarca proje var.

YILLIK TARIMSAL GELİRİ YAKLAŞIK 7 MİLYAR DOLAR

Çanakkale-Balıkesir yöresinde yaklaşık 750 bin insan tarımla ilgileniyor. Bu iki bölgenin yıllık tarımsal geliri yaklaşık 7 milyar dolar. 10 yılda 70 milyar dolar eder. Bölgenin refahını artırmak için geldiklerini söyleyen altıncıların 10 yılda devlete sağlayacakları kazanç ise en fazla 1 milyar dolar. Evet devlete kalan para bu. Bir yanda sadece tarımdan elde edilen 70 milyar dolar, diğer yandan siyanürlü altıncıların “zengin olacağız” vaadiyle bırakacakları 1 milyar dolar. Bin 600 kişiye istihdam sağlayacaklarını söylüyorlar. Bu bölgede yaklaşık 750 bin insan geçimini tarımdan sağlıyor. Siz tarım topraklarını, suları, havayı yok ederseniz bu insanlar nasıl tarım yapacak? Siz bu ormanları keserseniz bu insanlar nasıl toprağı koruyacak ve besleyecek? Yani siz bin 600 kişiye istihdam sağlayacağız diye 750 bin vatandaşımızın ekmeğiyle oynayacaksınız. Ayrıca bir ton cevher için 3 ton su kullanımı söz konusu. Yani bu bölgedeki siyanürlü altın madeni projelerini hayata geçirirlerse 2 milyar 500 milyon ton cevherli kayaçlar için 7 milyar ton su kullanacaklar. Balıkesir ve Çanakkale’nin bütün yer üstü ve yer altı suları ve bütün barajlarındaki sularından bile fazla. Yani bütün bölgenin suyunu kullanacaklar. Zehirleyecekler. Hatta yetmeyecek bile. Bunun akılla, mantıkla, izanla bir ilişkisi var mı?

Bugün altın madenlerini Türkiye’yi çıkış yolu diye gösterenlerin Paskalya Adası’nda ağaçları kesen Polinezyalılardan ve İzlanda’da ormanları yok eden İskandinavlardan hiçbir farkı yoktur. Bugün doğal kaynaklarını satarak, tüketerek kalkınan bir ülke dünya üzerinde yoktur. Bugün altın madenleri nükleer reaktörlerin atıklarıyla eş tutulmaktadır. Altın madenlerinin çevresinde yaşananlar dünyada artık ağır çekim soykırım olarak adlandırılmaktadır. Küresel ısınmanın dünyayı ve Türkiye’yi tehdit ettiği bir dönemde ormanların, tarım alanlarının, su kaynaklarının acımasızca talan edilmesine izin vermek Türkiye’ye yapılabilecek en büyük ihanettir.

İbrahim Gündüz

29 Ağu 2020 - 15:02 - Çevre


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Halk Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Halk Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Halk Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Halk Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.