Ekonomide Devletçi Modele Dönüş Çözüm Olur mu?

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizlerinden sonra IMF politikalarını uygulamaya başlayan Türkiye, hali hazırda aynı ekonomi politikalarını uygulamaya devam ediyor. Ak Parti eliyle uygulanmaya devam eden IMF politikaları sonrasında Türk Telekom, Tank-Palet Fabrikası ve Şeker Fabrikaları gibi bir kısım kamu iktisadi teşebbüslerinin özelleştirildiğini, SEKA ve TEKEL gibi bir kısım kamu teşebbüslerinin de tamamen kapatıldığını gördük. Devletin üreticiden doğrudan alım yaparak üreticinin para kazanmasını sağladığı şeker pancarı, tütün vb. gibi pek çok ürüne kota getirildiğini gördük. Bu politikaların temel amacı devleti “küçülterek” özel teşebbüsü kuvvetlendirme ve bu yolla ekonomiyi büyütme idi. Ancak bugün itibariyle gelinen noktada bu politikanın gelip feci bir şekilde duvara tosladığını görüyoruz. Peki, ekonomi modelinin duvara toslaması uygulanan ekonomi modelinin kötü olmasından mı kaynaklanıyor yoksa uygulayıcıların kötü olmalarından mı? Galiba cevap her ikisi de.

Francis Fukuyama, 2004 yılında yayınlanan Devlet İnşası – 21. Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim adlı kitabında bütün dünyada devlet sektörünün küçültülmesi meselesini şöyle anlatır;

“Devlet sektörünün küçültülmesi, 1980'Ier ve 1990'ların başına denk düşen kritik yıllar boyunca siyasetteki baskın temaydı. Bu eğilimlere karşı öneriler, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kurumları ve devletin ekonomiye müdahale oranını azaltmayı amaçlayan bir dizi tedbirde ısrar eden A.B.D. hükümeti tarafından getirildi. Söz konusu öneri paketi, hazırlayıcılarından biri (Williamson 1994) tarafından "Washington konsensüsü", Latin Amerikalı gözden düşürücüleri tarafından ise "neoliberalizm" olarak adlandırıldı. Washington konsensüsü, yirmi birinci yüzyılın başında, sadece küreselleşme karşıtı hareketlerin değil, ekonomi alanında daha itibarlı akademi çevrelerinin de acımasız eleştirilerine hedef oldu (bkz. Rodrik 1997; Stiglitz 2002). Geriye dönüp bakıldığında, Washington konsensüsünde yanlış bir şey yoktu: Gelişmekte olan ülkelerin devlet sektörleri, çoğu durumda büyüme önünde engeldi ve yalnızca ekonomik liberalleştirme sayesinde uzun vadede ıslah edilebiliyorlardı. Daha doğrusu sorun, bazı alanlarda devletin küçültülmesi, aynı anda başka alanlarda ise kuvvetlendirilmesi gereğiydi. Liberal ekonomik reformları destekleyen iktisatçılar, bu gerçeği kuramsal olarak gayet iyi anlamışlardı. Ancak bu dönemdeki göreli vurgu, büyük ölçüde devlet faaliyetlerinin azaltılması üzerineydi. Bu azaltma da, çoğu zaman ya herkesi ilgilendiren devlet kapasitesinin küçültmesi çabasıyla karıştırılıyordu ya da bu yönde kasten yanlış yorumlanıyordu. Sonuç, liberal ekonomik reformların pek çok ülkede, vaatlerini gerçekleştirmeyi başaramamasıydı. Gerçekten de bazı ülkelerde uygun bir kurumsal çatının bulunmayışı, onları liberalleşme öncesinde olduklarından daha kötü bir durumda bıraktı. Sorun, devlet olmanın farklı boyutlarını ayrıştırmak ve bunların ekonomik kalkınmayla ne gibi bir bağlantısı olduğunu anlamak konularında temel bir kavramsal yetersizliğin bulunmasıdır.” (Francis FUKUYAMA; Devlet İnşası – 21. Yüzyılda Dünya Düzeni ve Yönetişim, s.16-18)

Fukuyama’nın bu ifadeleri Türkiye açısından şu anlama gelmektedir; Türkiye’ye ekonomik kurtuluş reçetesi olarak sunulan ve 20 yıldır Ak Parti eliyle millete şurup niyetine içirilmeye çalışılan ekonomi modeli, Türkiye’den önce Türkiye ile emsal başka ülkelerde de uygulanmış ve başarısız olmuştur. Buradan şu iki sonuçtan biri çıkar; Ak Parti ya küresel sermayenin kendisine verdiği ve daha önce uygulandığı ülkelerde fiyasko ile neticelenmiş bir ekonomi modelini “bilerek” Türkiye’yi sistematik olarak küçültmek için uygulamaktadır ya da Ak Parti ekonomiden ve daha pek çok şeyden anlamadığı için küresel güçlerin Türkiye’yi ekonomik olarak zayıflatmalarına bilmeden alet olmuştur.

Devlet üretim sahasından çekildikten sonra neredeyse hiçbir şey üretmeyen,  temel gıda ürünlerini, kağıdı ve daha pek çok temel ihtiyacı yurt dışından ithal eden ve zor kazandığı parayı dışarıda harcayan bir Türkiye ile karşı karşıyayız.

Çözüm Ne?

Bizi tanıyan herkes bilir ki, biz eleştirirken bağcıyı yerden yere vursak da asıl amacımız her zaman üzüm yemektir. Eleştirilerimizle yıkarken, çözüm önerilerimizle de sonuç odaklı inşa edici bir hareket tarzı sergileriz. Ancak, burada yazacağım ifadeler bir çözüm önerisinden ziyade, işin ehli olan ekonomi uzmanlarına yönelik “acaba böyle bir çözüm olabilir mi?” sorusunu sormayı amaçlamaktadır. Zira her ne kadar hem Siyasal Bilgiler Fakültesinde hem de Hukuk Fakültesinde ekonomi eğitim almış olsam da ben bir ekonomi uzmanı değilim. Yerimi ve haddimi bilirim. Konu hakkında sadece ve sadece işin ehli yorum getirmelidir.

Çözüm önerisine yönelik sorumuza geçmeden önce, sorumuzu gerekçelendirme adına kısa bir açıklama yapmakta fayda görüyoruz;

1929 yılında bütün dünyayı ekonomik olarak etkisi altına alan “Büyük Buhran” patlak verince, bu global ekonomik krizden kurtulabilmek için klasik kapitalist ekonomi anlayışının yerine yeni arayışlar içine girilir. İngiliz ekonomist John Maynard Keynes, ekonomik krizin patak veresinden on (10) yıl kadar önce krizin çıkacağını tahmin etmiş ve krizin çözümü için de kendince çözüm önerileri üretmiştir. 1929’da Büyük Buhran patlak verince ekonomi çevrelerinde gözler Keynes’in üzerine çevrilir ve “Keynesçi Ekonomi Modeli” krizin reçetesi olarak kabul edilip uygulanmaya başlar.

Keynesçi ekonomi politikasıyla klasik kapitalist ekonominin “bırakınız yapsınlar” ilkesi terk edilerek, devlet müdahaleciliğine dönüldü. Devletten beklenen, toplam talebin yetersiz kaldığı durumlarda, çeşitli kamu harcamaları da içinde maliye ve para politikalarıyla toplam talebi yükseltmesi, böylece işsizliği önlemesidir. Keynesçi politikalar İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki kimi sarsıntıların ortadan kaldırılmasına yardımcı olduysa da 1970’li yıllarda görülen ve ekonomide hem durgunluk, hem enflasyon durumunu ifade eden stagflasyonu açıklamakta başarısız kalmıştır.

Buradan yola çıkarak; Türkiye’yi ekonomik sahada zayıflatan şey yıllardır uygulanan devletin küçültülmesi temelli politikalar olduğuna göre acaba gelinen noktada en azından kısmen devletçi politikalara geri dönüş sağlanarak içinde bulunduğumuz ekonomik krizden kurtulabilir miyiz? Devlet eliyle yatırım yapılarak, vatandaşlarımıza iş ve istihdam sağlanması ve Türk ekonomisinin bu şekilde büyümesi sağlanabilir mi? Bir yandan devlet eliyle yatırımlar yapılırken, diğer yandan kamu iktisadi teşebbüslerinin ürettiği ürünler global pazarlara ihraç edilerek ekonomik büyüme gerçekleştirilebilir mi?

Sormak benden, cevaplamak ehlinden. Vesselam.

# YAZARIN DİĞER YAZILARI

Yazar Gürkan Uysal - Mesaj Gönder


göndermek için kutuyu işaretleyin

Yorum yazarak Kocaeli Halk Gazetesi Topluluk Kuralları’nı kabul etmiş bulunuyor ve yorumunuzla ilgili doğrudan veya dolaylı tüm sorumluluğu tek başınıza üstleniyorsunuz. Yazılan yorumlardan Kocaeli Halk Gazetesi hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

Anadolu Ajansı (AA), İhlas Haber Ajansı (İHA), Demirören Haber Ajansı (DHA), Anka Haber Ajansı (ANKA) tarafından servis edilen tüm haberler Kocaeli Halk Gazetesi editörlerinin hiçbir editöryel müdahalesi olmadan, ajans kanallarından geldiği şekliyle yayınlanmaktadır. Sitemize ajanslar üzerinden aktarılan haberlerin hukuki muhatabı Kocaeli Halk Gazetesi değil haberi geçen ajanstır.



Kocaeli Markaları

Kocaeli Halk Gazetesi, Kocaeli ile özdeşleşen markaları ağırlıyor.

+90 (541) 450 76 90
Reklam bilgi